Hikmet Barutçugil Söyleşisi

Hikmet Barutçugil Söyleşisi

Ebruda çığır açmış, büyük ebru sanatçısı Hikmet Barutçugil ile ebru üzerine söyleşi

“Bir tarafta birikmiş muazzam bir kültür mirası, diğer tarafta ise onu reddetmiş bir toplum ve nerdeyse sahipsiz kalmış bir yüce medeniyet var. Ve biz bu medeniyetin bir parçasıyız”

İSTANBUL / Süleyman Çanakçılı, AMASTERDAM / Okan Akin – Dört bölümde yayınlanacak olan bu söyleşimizi günümüzün yaşayan en büyük ebru sanatçılarından biri olan Hikmet Barutçugil’e ayırdık.

Hikmet Hocam, ebru serüveniniz nasıl başladı?

1973 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Uygulamalı Endüstiri Sanatları bölümünde eğitime başladım. Öğrenciliğimin ilk yılında tanıştığım bir hocam Prof. Emin BARIN, bize yazı dersi veriyor Latin alfabesi öğretiyordu. Ancak kendisi aynı zamanda Arap alfabesinin de büyük bir ustasıydı. Dedesinden gelen bir hattatlık kökü vardı ailesinde. O bize Latin alfabesini öğretirken kendi öz sanatlarımıza olan ilgisizlikten de tatlı tatlı şikayetler ederdi. 1960’lı yıllarda İstanbul Üniversitesinin cümle kapısının kitabesi tamir edilmek istenmiş. Türkiye de onu tamir edecek uzman bulamamışlar.. İspanyadan bir uzman getirtmişler orayı tamir ettirtmişler. Hocam da tabii hem yazı sevdalısı hem de işin içinde biri olarak bu duruma çok içerlemiş, çok hüzünlenmiş. Çünkü bir tarafta birikmiş muazzam bir kültür mirası diğer tarafta ise onu reddetmiş bir toplum ve nerdeyse sahipsiz kalmış bir yüce medeniyet var. Ve biz bu medeniyetin bir parçasıyız. Genetik olarak bu kültürü içimizde yaşayan bir milletiz. Bu idraki Hocamdan öğrendim. Bu idrak ile Hat sanatına karşı içimde büyük bir ilgi ve sevgi uyandı.Bunu nasıl öğrenirim diye Hocama danıştığımda, beni Süleymaniye Kütüphanesi’ne eski hat şahaserlerini görmem için gönderdi. Bazı Hatların zeminlerinde ve pervazlarında gördüğüm ebrulara hayran kaldım. O gün bugündür Ebu ile uğraşıyorum…

Kendi gözlemlerime göre ebru konusunda yurtdışında en fazla tanınan sanatçımız sizsiniz. Bunun nedeni nedir?

Geleneksel denilen ebruya evrensel sanat bakış açısı içinde bakabilmiş, yüzyıllardır fazla bir değişim gösterememiş bu kadim sanata yepyeni çağdaş yorumlar getirmiş olmamın yanı sıra onlarca ülkede yüze yakın sergi, seminer, kongre bildirisi, sanat terapisi, dersler, seminerler vasıtasıyla kaybolmak üzere olan bu gizemli güzelliklerden aldığım hazzı başkaları ile paylaşmanın katkısı olduğunu düşünüyorum.

Hocam, Güzel sanatlardan tekstil tasarım bölümünü bitirerek mezun oldunuz. Yani aslında bir desinatörsünüz. Bu bölümden mezun olmanız ebru hayatınızda size bir avantaj sağladı mı?

Tabii ki çok etkisi olmuş ve büyük avantajlar sağlamıştır. Böylece başkalarını taklit eden bir zanaatkâr olmayıp, ebru denilen su yüzü boyama tekniğini, bilinen desen, renk ve özellikle uygulama alanlarını değiştirerek ufuklarını açmama sebep olmuştur. Ayrıca akademik bilgilerimle zenginleştirdiğim kullanım alanları, binlerce kişinin ilgisini çekmiş ve tarihinde hiç rastlanmamış olan ”ebruyu tek başına meslek edinenler” olmuştur.

İcazet konusundaki düşünceniz nedir?

Ebruda İCAZET geleneği yoktur. En eski ustalarla ilgili hiç bir icazet bilgisine rastlanmamıştır. Necmeddin Okyay’ın ve Mustafa Düzgünman’ın da icazetleri yoktur. Bildiğimiz kadarı ile N. Okyay, Süheyl Ünver’e Hat icazetinden sonra bir icazet daha vermek için (ahercilik gibi) teklifte bulunmuş, sonunda bir ebru icazeti vermiştir.

İcazet geleneğin esasında, kalfanın sadece yaptığı sanatta bir olgunluk düzeyine gelmesine verilmez. Daha önce o adayın inanç, ahlak, insani duyguları, cemiyetteki hali…. gibi değerlendirmeler yapılır. En son değerlendirme ise sanatında geldiği durum değerlendirmeye dahil edilirdi. Sanatında usta olmuş ama dedikoducu, iftiracı, gurur kibir sahibi, kendini herkesten üstün gören, haset ve kıskanç birinin icazet alması söz konusu bile olamazdı. Ne yazık ki bu gelenek günümüzde fazlasıyla ihlal edilmektedir.

Ebruya kendi adınızı verdiğiniz yeni bir desen kazandırdınız “Barut Ebrusu”. Bu tekniği araştırarak mı buldunuz, yoksa tesadüfen mi ortaya çıktı?

Ebruya başladığım yıllarda yaygın olarak öğretilen bir sanat değildi. Hatta Mehmet Ali Kağıtçı bu yıllarda ki durumu bir ”Milli felaket” olarak adlandırmıştır.

Klasik ebru diye adlandırabileceğimiz ebruyu ararken bulduğum ve 1988 yılında ”Barut Ebrusu” adının verildiği ebruyu tesadüfen (!) buldum. İlk yaptığım örneklerde ne olduğunu pek anlayamamıştım. Ancak bunların tabiatta bulunan desenler olduğunu daha sonraları fark ettim.

ARAMAYLA BULUNMAZ ANCAK, BULANLAR HEP ARAYANLARDIR…

Daha sonra da klasik ebruyu aramaya yoğunlaştım. 17 yıl süren çalışmalar sonucu Geleneksel ebrunun kitabını yazdım. İngilizceye ve Almancaya tercüme edildi. Binlerce kişi bu kitaplardan yola çıkarak Geleneksel ebruyu yapmayı başardı. Geleneksel ebruyu işin alfabesi olarak görmeliyiz. Hem geleneğin yaşatılması hem de yeni ufuklara açılmanın anahtarı olarak kabul etmeliyiz.

ESKİYİ BİL YENİYİ ÖĞREN…. Japon atasözü.

Barut ebrusu” ismi verilen ve sizin bulduğunuz bu tekniği sır olarak saklıyor musunuz? Sır değilse, biraz anlatabilir misiniz?

Sır olarak tabii ki saklanmıyor, yapanlar var. Ancak özel bilgiler sadece özel kişilere verilmelidir kanaatindeyim. Ayrıca bu sanata gerçekten gönül veren, sanat duygusuna ulaşmış yeteneklerin arayarak kendi tarzlarını bulmaları, yeniliklerin ortaya çıkarak bu sanatın gelişmesi taraftarıyım…

Barut Ebruları, tabiatta var olan görüntülerin su yüzünde elde edilmesi olarak özetlenebilir. Mermerin oluşumu ile aynı özellikleri taşır. Dikkatli bir gözün her yerde bunları görmesi mümkündür.

 

Batı’da yayın yapan bir basın kuruluşu olarak, özellikle bir sorum olacak; Batılı sanatçıların ebru yorumlarını takip ediyor musunuz? Takip ediyorsanız, bu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

1992 yılında San Fransisco da katıldığım uluslararası ebru kongresinden beri uluslar arası ebru faaliyetlerini yakından takip ediyorum. İstanbul’da da iki defa uluslararası kongre düzenledim. Onlarca meslektaşımın yaptığı güzellikleri yakından takdir ile takip ediyorum. Genellikle ciltçilerin kullandığı ebru geleneği devam etmekle birlikte sanat yönünü geliştirerek son derece başarılı eserler üretmektedirler.

Hocam size çok samimi bir sorum da ebruyu gelenekçi yorumun dışında modern sanat estetiği ile yorumlayan modern sanat eğitimi almış sanatçılar hakkında olacak. Sizce bunlar ebruya ihanet mi ediyorlar, yoksa katkıda mı bulunuyorlar?

İhanet kelimesini son derece yakışıksız buldum. Ebruyu gelenekçi yorumun dışında modern sanat estetiği ile yorumlamanın  “geleneği inkâr etmek” anlamını taşımadığını özellikle belirtmek isterim. Tam bir tarifi yapılamayan ‘geleneksellik’ belirli bir dönemin tarzını yansıtmaktadır. Bu doğrudur ve vardır. Yapılan yeniliklerle gelenekseli (eski tarzları) aynı kefeye koyup tartmak doğru değildir. Farklılıklar sadece ebruya has bir durum da değildir. Resimde, edebiyatta, mimaride, heykelde tarihin başından beri değişik dönemler olmuş ve zaman zaman bu farklı görüşler birbirleriyle çatışmıştır. Yenilik, bir ilham ile fikir olarak ortaya çıkar, uygulanır, beğeni ve iltifat görürse yerleşir ve sonunda taklit edilmeye başlanır. Böylece de kabul edilmiş bir dönem olarak tarihte yerini alır. Eğer kabul edilmeyen bir yenilikse zaten tarihin karanlığında kaybolup gider.

Yaradılışın temeline Tekamül vardır. İyi ki var yoksa cilalı taş devrine bile gelemezdik. Sanat da bilim gibidir. Düşünen insanları aldıkları ilhamları, gönüllerinden gelen duyguları uygulayıp başkaları ile paylaşmaktan daha tabii ne olabilir.

Son yıllardaki çalışmalarla ebrunun müstakil bir sanat haline geldiğini gözlemliyoruz. Yani ebru günümüzde bir arka fon sanatı, bir kağıt süsleme sanatı olmaktan çıktı, tablo değeri taşıyan eserlerin verildiği bir sanat alanı oldu.

Ebrunun sadece bir renkli kâğıt olmadığı, hak ettiği gibi müstakil bir sanat olduğunu günümüzde görüyoruz. Ancak eski özelliğini de asla kaybetmedi. Klasik yöntemlerle yaptığım ebrular ı hala üretiyor ve kullanıyorum. Birçok meslektaşım da bunu yapıyor. Yeni tarz bir eseri süslerken klasik bir pervaz veya bir cilde kapak veya yan kâğıdı olmak gibi birçok alanda kullanılmaktadır.Her ne kadar biraz zorlama olsa da bu ebrunun zanaat kısmıdır. Yani eskiyi, yapılanları taklit etmektir. İyi bir zanaatkâr eğer içinde sanat duygusu ve yeteneği varsa, başkalarını değil de kendini anlatmaya başlarsa ve yapığı iş de tutarsa onun adı sanat olur. Çok şükür ki günümüzde ufku açık olanlar ebrunun gizemli güzelliğini fark edip son derece cesur denemeler yapmaktadırlar.

Sizce bundan sonraki basmak evrensel bir sanat olması mıdır? Yoksa geleneksel çerçevede yapılan lokal bir sanat olarak kalmaya mahkum mudur? 

Mahkum edilmek biraz sert olur. Çünkü ikisi de doğrudur. Ancak bunları yapan, yapacak kişiler farklıdır. Sanat altyapısı olan, yaratıcı beyinler ürettikleri eserlerle evrensel boyutlara kolaylıkla ulaşabilirler. Ulaştılar da, yurt içinde ve dışında önemli galerilerde, müzelerde sergiler açan ebruzenler artık var. Bu arada lokal bir zanaat olarak da devam etmektedir, edecektir de…

Ebru hakkında ebruya gönül vermiş çiçeği burnunda ebrucu gençlerimize ve ayrıca ebruyla profesyonelce uğraşan sanatçılarımıza bir mesajınız olacak mı?

Küreselleşen gezegenimizde, Uluslararası olmak isteyen ülkemiz, kültür ve sanatta uluslararası olmanın ilk ve temel prensibinin önce ulusal olmaktan geçtiğini asla unutmamalıdırlar. İthal kültürle hiçbir yere varamayacağımızı öğrendik. Kendi öz sanatlarımızla yeni ve kalıcı hamleler yapıp, bizden sonraki nesillere bir medeniyet kurmalıyız.

Bu söyleşinin gerçekleşmesini sağlayan Sevgili Hocam, Süleyman Çanakçılı’ya çok teşekkür ediyorum.

Website Design by Limonss Biliþim TeknolojileriLIMONSS Mobil Uygulamalar, Hosting ,Domain , isim Tescili, Domain Registration, Web Design, Graphic Design,